Damgaların Göçü

Türkler'in Anadolu'ya girişini Malazgirt'ten çok önceye taşıyan keşif!..

Tarihçiler ; Türkler'in Anadolu'ya girişinin Malazgirt'ten çok önceye dayandığını zaman- zaman söylerlerdi. Bunu da çoğunlukla yabancı kaynaklara dayandırırlardı. Ama bu bir varsayım olmaktan öteye gidemiyordu. Çünkü tarih yazmak belge ile, ispat ile olur. Öbür türlü bu varsayım, bir hikayeden ya da efsaneden öteye geçemezdi.

Atatürk de büyük değer verdiği ''Türk Tarih Tezini '' aslında bu anlama yönelik kutsal bir görev olarak görüyordu.Onun en büyük hedefi; ''kendi tarihimizi batılıların bize dikte ettirmeye çalıştığı gibi değil, kendi tarihi kaynaklarımıza, belgelerimize inerek kanıtlarıyla ortaya koymaktı.''

Yıllardır "Taştaki Türkler"in izini süren Yapımcı – Yönetmen Servet Somuncuoğlu, ''Sibirya'dan Anadolu'ya Taştaki Türkler'', Saymalıtaş - Gökyüzü Atları '' adlı iki muhteşem eserden sonra "Damgaların Göçü" belgeseli ve ''Damgaların Göçü -Kurgan'' kitabı ile Anadolu arkeolojisinin en önemli keşiflerinden birine imza attı.''Damgaların Göçü - Kurgan '' gerçek bir keşfin öyküsüdür. Anadolu'nun ortasında bugüne kadar meçhul kalmış Güdül ve civarı Türk kaya resimleri ve Türk yazıtları. Bu keşif Ankara'nın batısında Güdül-Beypazarı arasında yer alan Güdül Dağı ve uzantılarında gerçekleşmiştir.Çok sayıda görsel malzemenin bulunduğu eser 14 ana bölümde Türkçe / İngilizce olarak hazırlanmıştır.

Damgaların Göçü - (Servet Somuncuoğlu Yapımcı-Yönetmen)

"Karlı Dağlardaki Sır" belgeselinin Türk tarihçiliği açısından bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum. Belgesel yayına girene kadar çok dar bir çerçevede ele alınan kaya resimleri, belgeselin yayınıyla birlikte birçok insanın gündemine girdi. Bunların içinde akademisyenler, üniversite öğrencileri, bürokratlar vardı ama asıl önemlisi bu kategorilerin dışında kalan insanların konuya ilgi duymasıydı. İşte bu ilginin sonucunda "Bizim burada da bu resimlerin benzeri var" diye Anadolu'nun birçok yerinden insan benimle irtibata geçti. Bana gelen bilgiler doğrultusunda hemen hemen her yere ulaşarak resim olduğu iddia edilen alanlara baktım. Uzun ve yorucu bir süreçti. Birçok alanda kayda değer bir şey yoktu ama Ankara Güdül Salihler köyünden Cemil Söylemezoğlu'nun beni götürdüğü alanlardaki kaya resimleri, çarpıcıdan öte, muhteşemdi. Cemil Söylemezoğlu ile 2008 yılı Nisan ayında başlayan araştırma ve çalışmalarımız 2010 yılı Nisan ayına kadar sürdü. Aralıklı olarak bölgede on ayrı araştırma gezisi yaptıktan sonra "Damgaların Göçü" belgeselinin projelendirmesi ile çekim süreci başladı.

Her insanın ya da her olayın kendine has bir hikâyesi vardır ve her hikaye kendince özeldir. Fakat hikâyeler kişilere özeldir, benim için öncelikli olan hikâyeden doğan işin ortaya konulmasıdır. Belgeselde hiçbir şekilde hikâyemizi anlatmadık, sadece gerçek bir keşfi dile getirmeye çalıştık. "Damgaların Göçü", fırtınaları değil, limana giren gemiyi gösteren bir çalışma olarak ortaya çıktı. Mutlaka çok şey söylenecek, olumlu ya da olumsuz eleştiriler yapılacaktır. Biz, yeni bir keşif hakkında ilk sözü söyleme cesaretinden yoksun değildik ve bunu söyledik…

"Damgaların Göçü" belgeseli ve kitabı, Anadolu Türk tarihinde yeni bir çığır açacaktır, işte bu çığırın açılmasına ise Danışman kadrosunda yer alan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, Doç. Dr. S. Yücel Şenyurt, Doç. Dr. İsmail Doğan, Dr. Mustafa Aksoy, Dr. Cengiz Saltaoğlu, Öğr. Gör. Atakan Akçay, Arkeolog Yunus Ekim, Tarık Emre belgesele katkıda bulundular, bizzat saha çalışmasına katıldılar.Müzik Yönetmeni Cengiz Özkan, Müzik düzenlemelerini yapan Engin Arslan, Müzik kayıtlarını gerçekleştiren Tonmaister Nazif İlter, saha çalışmasında özveri ile çalışan Osman Temiz, Osman Özdemir bilgilerini ve emeklerini esirgemediler.Yeni birkaç sözü hep birlikte ekip olarak söyledik. Damgaların Göçü belgeseline emek verenlerin hepsine sonsuz teşekkürler ediyorum

Danışmanlar

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu, Doç. Dr. S. Yücel Şenyurt, Doç. Dr. İsmail Doğan, Dr. Mustafa Aksoy, Dr. Cengiz Saltaoğlu, Öğr. Gör. Atakan Akçay, Arkeolog Yunus Ekim, Tarık Emre ve yerel rehber olarak Cemil Söylemezoğlu bu eşsiz esere danışmanlık yaptılar.

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın - (Türk Dil Kurumu Başkanı)

Türk mezarı olarak bilinen Kurganların Anadolu'daki varlığı ve zamanı, Türklerin Anadolu coğrafyasındaki tarihini ortaya koyacak en önemli unsurlardandır. Bu bakımdan Türk tarihçilerinin bu konuları alışageldikleri ölçünün dışına çıkarak, Anadolu tarihini yeniden farklı bir biçimde ele almak ve Türk tarihinin 1071'de başladığı tezinden sıyrılıp, yeni araştırmalara imza atmak durumundadırlar. Ancak zengin Anadolu tarihini yeniden yazabilmenin o kadar kolay bir iş olmadığı da bilinmelidir. Bunun için değişik disiplinlerden bilim adamlarının bir araya gelmesi gerekiyor.

İşte bu tarihin araştırılmasında en ilgi çekici konulardan bir tanesi de tamgalardır. Çünkü tamgalar Türk tarihinin âdeta yazılı kaynakları olup, kilimlerde, halılarda, kayalarda yer almakta ve toplumun her birinin hangi yörelerde, hangi coğrafyalarda yaşadıklarını ve kültürlerinin devamını gösteren en önemli unsurlardan biri olarak görülmektedir.''Damgaların Göçü'' kitabı zannediyorum ki, yukarıda belirttiğimiz gibi, Türklerin hangi coğrafyalarda yaşadığını ortaya koyacak ve Anadolu tarihinin yeniden yazılmasının gerektiğine dair en önemli çalışmalardan birisi olacaktır.

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın - (Türk Dil Kurumu Başkanı)

Damgaların Göçü, Türklerin binlerce yıllık tarihini, Türk kültürünü, Türk dilini geçmişten bugüne getiren bir çalışma.

Buradaki kaya resimleri Tom nehri kıyısında gördüğüm kaya resimlerine çok benziyor. Bir fark var, ben oradaki kaya resimlerinde yazı görememiştim harfler yoktu. Ama burada harfler var ve bu harfler Orhun Abideleri'nde kullanılmış olan Göktürk yazısına çok benziyor. Hatta bazı harfler bire bir aynı. İşte ''D'' harfinin, 'N'' harfinin, ''K'' harfinin aynen burada olduğunu görüyoruz. Gerçekten çok ilgi çekici, geniş bir coğrafyada Orhun Abideleri'nde kullanılan harflerin, Göktürk harflerinin kullanılmış olması Türk kültürünün yaygınlık alanını bize gösteriyor.

Prof.Dr. Ahmet Taşağıl (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üni. Fen-Ed. Fak. Tarih Bölümü Başkanı)

Türk'ler nerede çok yoğunlukta yaşadılarsa, orada çok fazla kaya resimleri ve yazıtları bıraktılar. Abakan, Altaylar, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan'ın bir kısmı, Azerbaycan ve Anadolu olmak üzere pek çok mekânda bunun örneklerini görüyoruz. Anadolu'nun büyük kesiminde bulunan Türk'lere ait kaya resimleri ve yazıtları M.Ö.'ki çağlardan itibaren M.S.'ki devirlerde Anadolu'nun nasıl Türkleştiğini ispat etmektedir.

Böyle bir açıdan bakıldığında yazılı tarih ile kaya resimleri üzerindeki tarihi birleştirerek yeni bir tarih teorisini ortaya rahatça koyabiliriz. Bunun yanında kaya resimlerinin teker - teker analitik, üslup, sitil, sanat ve diğer açılardan değerlendirmeleri de yapılmalı, bunlar hakkında yüzlerce, binlerce çalışma meydana getirilmelidir.Türkler, anayurt olan Güney Sibirya bölgesinden, yani Abakan'dan dünyanın değişik yerlerine gerçekleştirdikler göçler vasıtasıyla yayıldılar.

Bu göçleri M.Ö. büyük 7 göç, M.S. ise 13 büyük göç olarak tespit edebiliyoruz. Bunların hepsi kitleler halinde yayılma idi. Söz konusu yayılmalar neticesinde Kuzey Çin, Moğolistan, Kırgızistan, Tanrı Dağları, Doğu Türkistan, Hindistan, Batı Türkistan dediğimiz bölge, Harezm, Ural Dağları, Avrasya'nın batı bozkırları, Balkanlar Türkleşti. Daha sonraki asırlarda da Anadolu'nun hatta Ön Asya'nın Türkleştiğini görüyoruz. Bunların hepsi göçler sayesinde gerçekleşti. Türk'ler gittikleri yerlerde kendi damgalarını da bıraktılar.Bu damgaları bilinen tarihî devirlerde mimarî eserlerde görebiliyorduk; ama bizi esas heyecanlandıran, ilk göçler esnasında Türk'lerin gittikleri yerlerdeki kayaların üzerine kendi hatıralarını bırakmış olmalarıdır.

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üni. Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü)

Kaya resimleri, sanat tarihinin en önemli alanlarından olduğu gibi Türk sanat tarihinin de en önemli alanlarındandır. Bugün burada gördüğümüz birkaç bölgedeki resimler, birkaç üslup gösteren resimlerdir. Bunlar, birkaç tekniği birlikte kullanan örnekler olarak, aynı zamanda bize kabaca kronolojiyi de sunmaktadır, göstermektedir.

Bunların bir kısmı bereket kültleriyle ilişkilidir. Özellikle bu yanında gördüğümüz sahne de bir erotik sahne de bunu zaten bize ifade ediyor. Diğerlerinde ise dinsel danslar söz konusudur. Oysaki bundan önce görmüş olduğumuz iki alanda figürler hem daha küçüktür, hem de farklı teknikler kullanılmıştır. Orada kullanılan tekniklerde bir derin; ama ince hatları kesmek, oymak suretiyle figürü meydana getirmiştir. Bir diğer şekilde, noktalı vuruş dediğimiz teknikle küçük küçük noktalar halinde konturlar teşkil ederek figürleri meydana getirmek söz konusu olmuştur. Ve yine daha önce görmüş olduğumuz eserlerde hayvan figürleri de oldukça yoğun bir biçimde yer almaktaydı. Bunlar arasında dağ keçileri ve geyikler başta gelmekteydi. Aynı zamanda at tasvirleri de yoğun bir biçimde hem burada, hem oradaki alanlarda görülüyor idi.

Dolayısıyla buradaki örneklere kronolojik olarak baktığımız zaman, benim düşünceme göre bu resimlerde, M.Ö. 3000'lerden başlayıp erken orta çağlara, M.S. 6. -7. yy.lara kadar gelen ve birbirleriyle bağlantılı örnekler söz konusudur.

Doç. Dr. S. Yücel Şenyurt (Gazi Üni. Arkeoloji Bölüm Başkanı)

Avrasya bozkırlarında yaşayan eski halklar 5 bin yıl öncesinden beri ölülerini kurgan denilen yığma mezarlara gömerlerdi. Kafkas ötesinde ve Karadeniz'in kuzeyinde yüz binlercesi vardır bu mezarların. Anadolu coğrafyasında pek bilinmez bu kurgan terimi. Bizim insanımız "yığma" der sadece ve çoğu onların birer mezar olduğunu dahi bilmez. Türkçemizdeki "korumak" veya daha da halk ağzıyla söylersek "horumak" eylemi "kurgan" adının kökenini oluşturur aslında. Üzerine yığılan toprak veya taşlar ölü bedeni dışarıya karşı korur. Korusun diye yığılır onca toprak veya taş kurganlar üzerine.

Ankara'nın batısında, Güdül'ün Salihler Köyü yakınları… Sadece hayvancılık ve avcılık için uygun dağlık bir alan... Anadolu içlerinde daha önce hiç görmediğimiz, belki de şimdiye dek fark edemediğimiz çok önemli bir bulguyla karşı karşıyayız. Avrasya'dan tanıdığımız irili ufaklı onlarca kurgan… Benzerlerini, Orta Asya'da, Tuva'da, Orhun'da, Altay Dağları eteklerinde gördüğümüz, çoğumuzun literatürden, yayınlardan ve belgesellerden bildiği, Türk dünyasında, Avrasya coğrafyasında kurgan olarak adlandırılan mezarlar burada… Ankara'da. Türk Tarihi ve Anadolu Arkeolojisi için çok büyük bir keşif…

İlk defa burada tespit ettiğimiz kurganlar ve hemen onların yakın çevresindeki kayalıkların doğu yüzlerinde yer alan kaya resimlerindeki Avrasya bozkırlarından bildiğimiz at tasvirleri, runik yazı örnekleri ve çeşitli Türk boylarına ait damgalar, bu alanın Hun ve Göktürk dönemlerine ait olabileceğini göstermekte.

Doç. Dr. İsmail Doğan (Ordu Üni. Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

İnsanoğlu yükseklere daima saygı ve ürperti ile bakmış, buralardan hem korkmuş hem de medet ummuştur. Bilhassa Türkler yükseklere, dağlara kutsal gözle bakmışlardır. Onun için dağlara "Tanrı Dağları, Han Dağları, Pamir dağları, Allah-u Ekber Dağları, Sübhanallah Dağları" gibi adlar vermişlerdir.

Özellikle İslamiyet öncesi Tanrı dini diye adlandırabileceğimiz dine inananlar ibadetlerini yüksek yerlerde yaparlardı. Yılın belirli mevsimlerinde, belirli günlerde, yılda en az 2 ya da 4 sefer yüksek yerlere çıkar, ibadetlerini yapar, kurbanlarını keserler, dualar edip giderlerdi. Karaçay Malkar bölgesindeki Humara Kale adlı yer, Bulgaristan'da Preslav ve Plişka antik yerlerindeki ibadet mekânları buna örnek gösterilebilinir. Bunlar zaman içerisinde adak kurbanı veya yağmur duası olarak da icra edilirdi. Bugün Anadolu'da benzeri uygulamaları görebiliriz. Ordu Mesudiye Yeşilce Beldesi Eriçok Tepesi bu ritüellerin yapıldığı yere örnektir. Bu inanışa sahip toplulukların cenaze törenleri de yüksek yerlerde yapılırdı.

Ben bir bilim adamı olarak hem fikir yazısı olan bu panoramayı, hem de bu panoramanın etrafında olan diğer yazıları şu şekilde değerlendiriyorum: Bu yazılar "diğer dediğimiz Türk yazısı veya Göktürk yazısı diye anılan yazıdır" ki, Türk'ün kendi yazısıdır. Bu panorama ve yazılar en az 5000 yıl öteden başlayıp günümüze kadar gelen kültürün devamlılığını gösteren belgelerdir.

Dr. Mustafa Aksoy (Marmara Üni. Atatürk Eğt. Fak. Öğretim Üyesi)

Bu kayalardaki resimler özellikle Türk dünyasının Altaylar bölgesindeki kayalardaki resimlerle önemli ölçüde birebirlik ve benzerlik gösteriyorlar. Ancak bu kaya resimlerinin bir başka özelliği, hem eski Türk kaya resimlerine benzemeleri, hem de Selçuklu ve Oğuz damgalarının da burada görülüyor olması. Mesela şuradaki damga, bir Kayı boyunun damgasıdır. Bunun bir Kayı damgası olduğu açık seçik gözüküyor. Bu resimlerin dışında, yine burada Ok – yay damgası dediğimiz, karşımıza bazen Avşar damgası, bazen de mezar taşlarında kazayağı olarak karşımıza çıkan bir damga daha var. Dolayısıyla burada şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkler Anadolu'ya 1071'den önce gelmişler ve oradaki etnografya kültür unsurlarını buralara taşımışlardır. Buradaki kaya resimleri bunun en bariz tarihi kaynakları olarak karşımıza çıkıyor...

Kaya resimleri zamanla damgaya, damga ise zamanla alfabeye dönüşmüştür. Yani bizim Orhun alfabesinde kullanılan harflerin önemli bir kısmı, damga olarak karşımıza çıkıyor. Bunu nereden biliyoruz? Türk dünyasında yapmış olduğumuz çalışmalarda, halı-kilimlerde, mezar taşlarında, sokaklarda ve birçok etnografik eserlerde oranın alfabesindeki damgaları birebir görüyoruz. Karşımızda duran kaya resimlerinde de damga ve resim beraber işlenmiştir. Diğer taraftan damgaların ve resimlerin bulunduğu yerde runik alfabesiyle yazılmış 2 satırlık, 3 satırlık hatta 7 satırlık cümleler var...

Bu resimlerin, damgaların bize gösterdiği bir başka husus da şudur; Nasıl ki biyolojik hayatımızda DNA'lar varsa sosyal hayatımızda da bir DNA'lar var. Ben buna sosyal DNA diyorum. Başka bir tabirle sosyal genetik diyoruz. Çünkü Sibirya'dan Balkan'lara kadar olan Türk kültür coğrafyasına baktığımızda birbirinden haberdar olmayan, birbirini görmeyen, birbirinin coğrafyasını tanımayan insanların çok farklı bölgelerde aynı üslubu ortaya koymaları, aynı damgaları kullanmaları son derece manidardır.

Dr. Cengiz Saltaoğlu (Araştırmacı)

Ankara Güdül Salihler Köyü kaya resimleri alanında bizim açımızdan en dikkat çekici yönlerden birisi Eski Türk runik alfabesiyle yazılmış yazıtların bulunması. Bunlar Eski Türk runik alfabesinin iki ayrı değişkesiyle yazılmış yazıtlar. Bunlardan birisi, Batı Türk runik alfabesiyle yazılmış olanlar. Ötekisi ise, Doğu Türk runik alfabesi de diyebileceğimiz ve daha çok tanınan Orhun-Yenisey alfabesiyle yazılmış olanlar. Batı Türk Runiği bizde pek fazla bilinen, tanınan bir Türk runik alfabesi çeşidi değil. Batı Türk runik alfabesinin daha çok Kafkasya, Karadeniz'in kuzeyi ve Doğu Avrupa'da kullanılmış olduğu biliniyor. Ancak Anadolu'daki örneklerine ilk kez olarak Ankara Güdül Salihler Köyü kaya resimleri alanlarında ve benzerlerine de yine Ordu Mesudiye Esatlı köyü kaya resimleri alanında rastlıyoruz.

Ankara Güdül Salihler Köyü kırsalındaki kaya resmi alanlarında saptanan runik yazılı belgeler Türklerin Anadolu'daki çok eski varlığı ve sahipliğinin birer doğrudan kanıtı ve tapu senedi konumundadırlar. Bu yazıtlar kuşkusuz, Türklerin 1071 yılından çok daha önceleri de Anadolu'da bulunmuş ve yerleşmiş olduklarına ilişkin doğrudan birer kanıt oluşturmaktadırlar.

Atakan Akçay (Gazi Üni. Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi)

Anadolu tarihini yeniden yazmanın gerekliliğini ortaya koyacak yeni arkeolojik keşiflerle beraberiz. Bölgede sayıları 1000'e yaklaşan taş yığma kurganların yanında kayalar üzerinde hem bizlerin neolitik dönem öncesinden bildiğimiz avcı-toplayıcı dönem insanlarının yansıtan kaya resimleri hem de runik Göktürk harfleriyle yazılmış yazıtlar bulunmakta. Bunlardan şimdiye kadar gördüklerimizin en eskisi şu an önünde durduğumuz pano. Pano dövme tekniği ile yapılmış. Panodaki figürler bir kağan veya hakanın hayatı boyunca başından geçenleri anlatan bir yaklaşımla yapılmış. Şu an bölgede hem bu yazıtların hem de kaya resimlerinin karbon tekniği ile kayalara ve dokuya hiçbir zarar vermeden planlarını ve eskizlerini çıkarmaya çalışıyoruz. Yetkililerin bir an önce bölgeye gelip karbon ve mülaj kâğıt üzerine aldığımız eskizlerini onaylamaları ve bölgenin bir arkeolojik alan olarak tescillenmesi için çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Cemil Söylemezoğlu (Yerel Rehber)

Ben dağları çok severim. Fırsat buldukça köyümün çevresindeki dağlara gezmeye giderim. "Çizikli kayalar" diye çocukluğumdan beri kaya resimlerinin varlığını bilirim. Bu resimler bizim için "Karlı Dağlardaki Sır" belgeselini seyredinceye kadar sır olarak kaldı. O belgeseli seyredince, Yapmcı ve Yönetmen Servet Somuncuoğlu ile irtibata geçtim.

Köyümüze geldi ve resimlere gittik. Gördüklerine o da inanamamıştı; "Cemil, çok önemli bir keşif ile karşı karşıyayız, bu resimler Orta – Asya'dakilerle aynı…" dediğinde ben de çok şaşırdım. İki yıl boyunca defalarca köyümüze geldi, hep dağlara gittik. İşte bu keşif böyle ortaya çıktı ve bizim için de dağlardaki çiziklerin sırları, dağların sırları çözülmüş oldu.